29 Şubat 2012 Çarşamba

...

aşk olric aşktır zamana ihtiyacı yoktur büyümek için
durgun bir suyun üstünde biraz rüzgar aldıktan sonra batacak olan kağıttan gemiler gibiyse senin aşkın,
suyun derinliklerindekini tutup çıkaramıyorsa ve sorguluyorsa kendi aşkını,
suyun üzerinde görünen kurumuş yapraklar, yosunlar ve öylece fırlatılıp atılmış içi boş şişeler gibi basite indirgenmiş bir aşksa
hani tamda söylediğin gibi; bir araya gelip dışımıza dokunmaktan hoşnut yüzeysel bir aşk tanımıysa yaptığın,
derinlikler batıp kaybolacağın bir yerse sadece dalıp çıkarmak yerine

şimdi kaç adım geri bilmiyorum... ama geri!

28 Şubat 2012 Salı

"..." çabuk gel!

beni hep yanlış evlerde aradılar, kilidi küf tutmuş kapıların ardında.

gitmekle kalmak arasında
gereğinden fazla süren suskunluğun eşiğindeydim oysa olric.

kuşları, denizi , yakılası gemileri
papatya tarlalarını hiç terketmedim ama beni hep yanlış evlerde aradılar.
yaprakları dökülmüş bir ağacın en üst dalında
yazdan kalma bir bahçe duvarındayım oysa.

aşk mı olric? bu oyunun üvey çocuğu o.
ilk önce o terk edilecek.
kayıp bir rol , susan bir tirad gibi duracaksın sen de karşımda

uyu artık olric, susmak akıtmaz kanımızı.
Silah geçmez düşlerimizden, ölmekse acıtmaz
ve hiç bir durak durduramaz bizi

şimdi ne söylesem boş olric
"beni hep yanlış evlerde aradılar"
şimdi ne söylesem boş
bir kıyıya vurdukça dalgaların sildiği yazıyım ben.

yalnızca,
evet yalnızca gece yarısı edilebilecek bir telefonla uyanıp yola çıkma isteği belki bendeki.

iki düş parçasının kesiştiği yerde kollarını açmış duran ve yağmayan yağmur gibi olmak.

sancılı bir telaşda öylece kalakalmak ve bilmek sonrasını
avuç içlerini kesen küflü bir bıçağı sıkı sıkı tutmak ellerinde
Oysa hiç özlemedim seni diyen sesin yankısı olmak sonra,
sonrası Alev alev olric.
ve ben,
bu yangında çatıya kaçacak gücü kendimde bulamadan sonumu bekliyorum.

bilmek katlanmak zorunda olduğum bir sonuç.

hiç yanyana fotoğrafmımız yok seninle olric
ne çok çekiyorum senli resimler oysa
Deklanşöre basanın, karşısındaki çerçeve içinde olamayışının hüznü bu.

anlayabilirmisin herhangi bir karedeki gülüşün içinde olmamayı
sonra anlatabilirmisin yan yana dizilmiş bir kaç kelimeyle
anlattıkça ağırlığı hafifler mi olric

kestim kendimi de olduğum tüm fotoğraflardan, şimdi o insanlarda bensiz.
ben zaten hiç bir yere kendini koyamayan huysuz ve savruk serseri
sen de susacaksın, biliyorum.
bu soygun hiçbir şehri kurtarmaz!

ve her gün başka bir evde karşılayıp,
her gün başka bir evde bırakıp gideceksin beni.
her kapı önü her çaldığın zil her kapı aralığında gördüğün yüz yangın
bu yangından hiç kimse sağ çıkmaz!

biliyorum, öldürüleceksin bir gece ansızın sol yanından
sol yanında yatanla.
öleceğiz biliyorum,
bu ihbar artık hiçbir aşkı kurtarmaz!

özlemek olric, özlemek ne demekse ,
denizleri andıran uçurumları andıran
iki gözün parlaklığında kayıp gitmekse özlemek

"çabuk gel olric"
beni yanlış evlerde arama

ebru
28.02.2012

15 Şubat 2012 Çarşamba

"kolay değil dile getirmek eşiği" (olric)

ben mi konuşuyorum olric
tanrının bir bir önüme koyduğu taşlar mı konuşan!
birbirine sımsıkı geçmiş iki yürek mi?

aşkın hız sınırına yakınken durdurdum bedenimi

birbirimizden çok uzak, birbirimize çok yakınız oysa

"O" parmaklarını geçirmiş kalbime, herhangi bir şeyi yoklar gibi
sürekli bana bakıyor olric.

benimse elimde bir kadeh, diğer elimdeyse bir el belli belirsiz
sürekli aynaya bakıyorum.
aynaysa bana çok tanıdık ve yeniden yaratılmakta olan bir anıyı gösteriyor
bakışlarımda aynı anlam ve gölgelenme

sonrası
"bana bunu yapma" diyen bir ses ve gözyaşları birbirine karışmış bir an!

ne tuhaf,
her kes kendi içinde bir yerlere bakıyor hiç kımıldamadan.
neyi bitiriyor, neyi başlatıyoruz olric
neyi bekliyoruz, hangi anı.

aynı anda çalınan iki kapı gibi, biri çalan diğeri açansa kapıyı farklı evlerde
sen söyle; nasıl karşılanır yok olan bir şey olric
-karşılıyorum-
birlikte içeri geçiyoruz
düşlerimden saçılmış gibi dağılıyoruz sonra.

her şeyin tersini taşıyor yüzüm olric
ve taşırıyor içimden içine
ki sevişmek ; hüznünü kaybetmiş çocuklar gibi şaşkın

bir deniz yıldızının kalbime bıraktığı acıyı geri getiriyorum
ve öperken dudağımda bıraktığı tutku ve sızıyı.
hemen unutuyorum sonra!
ben unutur unutmaz bir yıldız kayıyor gökyüzünden
yapraklar,
yapraklar sararıyor ağaçlarda düşmeye hazır
ışıklar,
ışıklar dönüyor beynimin katranlarında.

ışıklar içinde atlı karıncalar
atlı karıncalar içinde iki çocuk birlikte büyüyemeyen
anlıyorum olric
kolay değil dile getirmek eşiği!

anlıyorum
bir geçerken uğramış mutluluk "o"!
O kal diyemeyen her aşk gibi büyüyünce sevecek beni.

Yeniden çalınıyor kapı zili olric
açıyorum; bembeyaz bir kalabalık oluyor önümde kapı aralığı
ve gittikçe uzaklaşan iki göz gibi yok oluyor düşler.

kimse görmüyor olric
kimse fark etmiyor gözlerimizdeki cezayir menekşelerini
geçmiyor yıllar , yıllar eskiyor diye diye yeni bir renk buldum oysa sende
suyun akış rengi bu!
dokunduğum yerde beni bırakan.

rüyada görülmüş ve suya anlatılıp hiç dillenmemiş bir su gibi akıp gittim.
gittikçe gözlerini
gittikçe ellerini
gittikçe tenini okşayıp geçtim
sonra hep o bilindik şeyi yaptım olric
bir ayna karşısında boyadım kendi yüzümü

bir pencere önünde durdum sonra
oysa her pencere önü farklı olric
pencereden sarkan ışıklar farklı
acılar farklı
sevgiler farklı

şimdi sen söyle; senin için senden vazgeçmek mi yine aşk olric
çaresizliğini görmek istememek mi ağır olan.

ve aşk olric; çöpe atılan bir kağıt parçası kadar basit.
ve aşk olric; bir kibrit çöpü ne kadar yanıyorsa!

15/2/12

8 Şubat 2012 Çarşamba

şubat sancısı (olric)

şubat;

tam da aklımdaki tüm soru işaretlerinin üç noktalara dönüştüğü an.
aklımda hiç unutmadığım o sahne ;
bir kitapçı camında görüp aldığım o kitap!
"git kendini çok sevdirmeden" diyen bir kadın sesi kulaklarımda çınlayan.

mevsimsiz ölen bir deniz feneri gibiyim olric
hep uzakları göstermekten dibini göremeyen!

dahası
bir boşluğu öylece üstüme geçirip yola çıkmak gibiyse kasımın sesi,
kasımsam ve olur olmaz yere kırılıyorsam her şeye
dağınık, çok renkli bir ebru gibiysem gözlerinde
üstelik yorgunsam bir de -içimde hep ölü kuş sesleri-
bir ileri bir geriyse adımlarım, ne duran ne de tutunan.

aynalardan duvarlara yansıyan bir kırık akıntısıysa aşkım
duy olric
hiç hikayen yok mu senin ?
bir aşk kendini okuyorken çık gel yanıma
masalardan şarap kadehleri toplanmış, ellerinden çakıl taşlarım toplanmışken gel.

ben olric , ben dokundukça çoğalıp her aşka kalbini veren kadın
yağmur yağarken içeri kaçıyorsan mesela
ya da
deli eserken rüzgar dokunamazsan gözlerinle bana
yaşayamam senle bu aşkı
bilmelisin.

öylesine zor bir uykusuzluk şimdi seni düşlemek olric
dokunuşlarıma yanıt olarak içebilirmisin göz yaşlarımı...
ellerime inanabilirmisin sadece.

dur olric,
teninin sıcaklığında kaderime bulaşacak bir yara bırakacaksan dur!

bir nefes daha olric
hayatımdaki o işaret kayıp gidiyor gökten , yine ölürmüyüm sence?
yine yarım kalır mı diye diye gidermi yüzümün diğer yarısı da
buyum işte hepsi hepsi! başka türlüde nefes alamam ki ben
hadi sende nefes al olric

bu kentin ortasına bir işaret gibi bırakılan aynaya dön yüzünü
nerde diye sor sonra, dinlediğimiz o şarkı da mı aşk?
kim yapıyor bunu inadına olric
kaç yüzyıllık işkence bu?
nerden bulaştım? bu büyü nerden bulaştı yüreğimin ucuna
neresinden astılar kırgın sessizliğimi?

ah o zor veda

anlayabileceklermi olric?
misal neden aklıma geliyor o köşe başındaki duruşun
neden bu yağmurlar ve yalnızlık kollarımda
neden hiç bir yere sığmıyorum hep bi taşkınlık
neden hep kendime sızıyorum olric

yıl , ay, gün dediğin ne ki , bir iki saatte bitiyor bir mevsim
sonra bugün günlerden cumartesi mi?
kapı, pencere ,ev, sokak ve kapı aralığı her şey inadına çarşamba sanki
suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi hepsi!
gün en çok seni anımsadığım zaman olric.

sanki inadına kar yağıyor da sanki bizde inadına yollardayız
ne tuhaf biz her zaman her yerdeyiz ikimiz,
senle ben olric
şarap içmişiz yağan karla birlikte
dışarda biz hariç her şey silinmiş
haklısın belki kalınca bir şeyler giyinmeliyim ben de
üşümüyorum diyen bir kızın içten sesi dökülüyor kulaklarıma
sen benim yerime üşüyorsun olric böylemi tamamlanıyoruz biz?

yağmurlar olric
üşümüyorum ürperiyorum sadece hissediyormusun
ellerimde alkol sesleri
baktığım buğulu camlar şaşkın
dudakların bir uzak yol kadar uzun
bir tek asansörün buğulu camına yazabildim baş harfini.

ne tuhaf
sormak isterdim sana
bir aşkın hüznü nedir sende olric
nasıl bir hüzündür o sendeki, öperken dudağını kesen aşk sancısı nasıldır.
sırları dökülmüş bir ayna gibi belki tekrarlanan iki kelime;
gözlerini özledim!
dışıma yağan bir sağanak gibiyim bugün
bak işte duyuyormusun
öpüldün ve bırakıldın, durdu zaman sanki
bir değil
iki türlü artık senin de soluğun...

dahası
sıcaklığın parmak uçlarımı acıtan bir şubat sancısı...

9/2/2012
ebru